(2) Sayıklamalar.


Sessiz, sakin ve soğuk bir gecenin içinden geçerken tanıdım kendimi.

İliklerime kadar yalnızdım. 

Ve Tanrı belirdi birden, bir yağmur zerresiyle can bulup toprakta,

Umudumu yükleyip sırtıma var gücümle çektim içime havayı.

Taze ruh ile doğdum kalbimde.

Heybemde tüm peygamberler. 

Gökyüzüne bakınırken buluyordum kendimi, ne ala lütuf bu. 

Kimi Musa idim Tur’a çıkan, kimi Hızır zamandan geçen. 


Zaman demişken..

Ya acının en dorukta olduğu anda dursaydı zaman?

Veya aşkın en doruğunda yarıda kalsaydı heves?

Ne için varsın zaman?

Yoksa alışmak için mi?

Ya da kanatmak için mi yaraları?

Güneş! Öyleyse sen kana.

Kanada acımı gör!

Kanadıkça maviyi sev!

Alevlerin aksın okyanuslara.

Dona kal mavinin her tonunda! Karara, karara. 

Bir bahçenin içindeki fesleğenler gibi koksun acın!

O acı ki dokundukça çoğalsın. 

Her temas boyasın tenini acının en korkunç kokusuna, bir sineztezi hastası gibi. 

Uyuşuyor musun şimdi?

Acın acıma denk mi?

Ne sandın kendini ey Güneş?

Alaz alaz olman sudan koruyabilir miydi seni?


Durulur mu içimiz?

Bir yanımız yıkık, bir yanımız harabe. 

Enkaz altında kalan ben sanır mısın kendine acır?

Oysa tınısını dinleyebilsem.

Ne çok ses var! Ruhum onu tanır, hemen seçiverir. 

İşte bu!

Buydu çığlığım. Ta kendisi. Ne kadar tiz, ne kadar derin. 

Yamacına ulaşsan korkarsın.

Sence çok mu yorgun ve serin?

Buz gibi bir ölüm gizli belli ki.

Sessiz, üstelik oldukça sinsi. 

Dili çözülüp, boğuk sesini duyunca anlarsın ne deneyler yapıldı ruhuma. 

Neyi zorladılar?

Neyi istediler?

Neyi çaldılar?

Hiçbir işlerine yaramazdı oysa. 


Ne güzel toprak kokuyordu elleri. 

Nasıl aşk gibi gelmişti, nasıl uçuş uçuş sevmişti bedenimi. 

Tüm sarhoşlukları barındıran kokusu muydu?

Kendine özgü gülüşü mü?

Tanıdığımı mı sanmamdı.

Belki de inanmamdı tutkusunun alevine.

Alev olduğu için mi bu kadar soğuktu gözleri?

Hem yakarken; hem nasıl ürpertmişti sevişleri. 

Lavların arasında geziyor gibiydi bedeni. 

Her teması daha koyu, her hamlesi daha sert, her seferi güya daha hisli. 

Kağıda dökülen saçlar gibiydi kelimeleri. 

Kırılan sandalyenin bacağı yada tükenmiş kalem yarasına benziyor dili. 

Ruhsuz sevişmelerin, aşksız boşalmaların ıssızlığında yazılmış  kahırlı bir mektupvari. 

Masumluğunu kaybetmiş sesindeki o tını.

Hala güzel yemekler yapabiliyor mu kelimelerle?

Merakta kaybolmuşum. 

Hala ruhumu görebiliyor mu gözlerin gözlerimin içinde?

Tamda dudaklarım buz kesmiş, şiddetli ve ani sarsılmalar yaşarken. 


Kör kütük ıslanmışsan eğer yüreğinin götürdüğü bir yerler daha vardır. 


Bir macera kampı olmalı yaşam denen şu orman.

Yaşanmalı mı?

Korkmalı mı?

Hissedilmeli mi?

Kaçmalı mı?

Tiksinilmeli mi?

Ya da haz mı alınmalı?

Masal gibi haline bakınca, ne beyitler dizildi boğazına kim bilir..

Daha neler neler söylenebilir tekleşmenin hayaline. 

Kim bilir hangi centilmen vardı ruhunda?

Ama öylesi kaygılı, öylesi garip, öylesi kırılgan yapıda.